Bilmem Hatırlar Mısın
Posted 22/06/09 at 23:57 PM by Mavi
Unutmak yoktur. Hatırlayamamak vardır sadece. Bellek yahut hafıza dediğimiz o mucizevi kuyu, gözeneklerinde, taş aralarında, zerrelerinde gördüğü, duyduğu, yaşadığı hatta hayal ettiği her şeyi saklar, zerresini yitirmez. Yeryüzünde hiçbir ses, hiçbir koku ve yaşanmış hiçbir an bütünüyle yok olmaz, silinmez.
Yeri ve zamanı geldiğinde, bir itici güç, bir olay ya da bir çağrışım hiç ummadığımız anda fitili ateşler ve onlar, saklandıkları yerlerden, küllerini silkeleyip çıkarlar: hatırlarız! Hatırlayamadıklarımızın ya zamanı gelmemiştir ya da geçmiştir.
Jorge Semprun, "Her şey kaldı bende her şey!" diyordu.
Semprun'un hayatını yazan Gerard de Cortanze şöyle sürdürüyordu onun sözünü: "Yitik bir zamanın sularından doğmuş, bizi asla terk etmeyen, yanı başımızda açık seçik bir saydamlıkla duran, kesitleri, labirentleri, sarp kıvrımlarıyla bütün o yıllar varlıklarını sürdürüyorlar."
Her şey kaldı bende, her şey...
Ve bütün o yıllar, varlıklarını sürdürüyorlar!
Biraz zorlasam, doğduğum güne kadar her şeyi hatırlayacakmışım gibi gelir bana. Bunu düşündükçe korkarım.
Üç yaşıma kadar olan pek çok şeyi hatırlıyorum.
Mesela kardeşimin doğduğu günü... Üç yaşındaydım ve yağmurlu bir kış günüydü. Yan odada kadınlar toplanmıştı. İçeri girip girip çıkıyorlardı. Annemin sesi geliyordu. Bir kadın, elinde mavi bir leğenle dışarı çıktı. Leğen kanlı su doluydu. 'Bir kız kardeşin oldu' dediler.
Sütten kesildiğim günü de hatırlarım.
Annem o gün yeni bir fistan giyip şehre gitmişti. O güne kadar onu öyle bir giysiyle görmemiştim. Yabancı biri olmuştu, tanıyamadım. Annem beni bırakıp gitmişti. Akşama kadar ağladım. Akşam gelip yeniden eskilerini giydiğinde, artık çok geçti! Küsmüştüm ona. O gün sütten kesildiğim gündü...
Ne garip hatta ne ürkütücü bir kuyu şu hafıza dediğimiz!
Unutmak ne büyük bir nimettir! Pek çok şeyi de unutmak isterim. Beynimi kemirip duran, bastırmak, yok etmek istediğim anlar, görüntüler, sözler. Belki otuz yıldır, kırk yıldır unutmak için çabalar dururum; fakat nafile! İlk günkü tazeliğiyle durur ve silkip atmak istedikçe üzerine yapışan tüyler gibi kaybolup gitmezler.
Unutamamak büyük acılar verir, eski acılar...
Bazen de unutmak acı verir, hatırlayamadığın küçücük bir ayrıntı, tatlı bir an...
O küçük ve değerli an'ın etrafını temizler, havalandırır, beklersin. Bir yerlerden hayal meyal belirsin, sonra yavaş yavaş görünür olsun, şekillensin istersin. Olmaz, öylece kararıp kalır. Kederlenirsin...
Unutulmaktan korkarım ben.
'Beni unutma' diye bir çiçek var mıydı?
Geçenlerde YKY'den Mehmet H. Doğan'ın "Şimdi Uzaklardasın" kitabının yeni basımı çıktı, Bir süre karıştırdım. Bu kitabın adını seviyorum. Şimdi Uzaklardasın... Birer birer göçüp gitmiş dostların ardından, onlar için, onlara dair yazılmış yazılar, anılar, hatırlayışlar, yaşantı parçaları... Cansever, Turgut Uyar, Melih Cevdet, Can Yücel... Ne çok yaşanmışlık var!..
Birkaç gündür kafaya taktığım 'hatırlama' meselesi, burada da karşıma çıktı. "Yazarak kurtarabiliriz geçmişi geleceğin yağmasından, zamanın hoyratlığından." diyor, Mehmet H. Doğan. "Hoyrattır bu akşamüstüler daima, diyerek başlayabiliriz örneğin"... Sonra unutmak selinin önünden kaçırdığı bir öğle sonrasını anlatıyor: "1981 yazında, Ülker'le, Edip'le, Turgut'la ve Turgut'un kedileriyle yaşanmış bir öğle sonumuz var. Bugünse ne Ülker, ne Edip, ne Turgut, ne de Turgut'un kedileri... Yalnızca ben kaldım o öğle sonundan bugüne. Bir gün ben de gidince, o güzel öğleden sonundan akşama kadarki zaman yaşanmamış gibi olacak. Gerçek dışı sanki: Oysa yaşandı. Yaşandıysa anlatılmalı.
O günü anlatmakla başlıyorum. Arkası da gelecek. Şimdi uzaklarda olanları, bir daha kavuşmamız hayal olan sevdiklerimi, sevdiklerimizi yazı'ya terk edeceğim. Zamanın hoyrat ellerine bırakmayacağım onları."
Şu "yaşanmamış gibi olacak" sözü içime işliyor...
Bir anın, bir hayatın yaşanmamış gibi olması ne kadar ürkütücü. Ama gerçek! Ne çok an, ne kadar çok hayat yaşanmamış gibi oluyor! Zamanın hoyrat ellerinden kurtarılabilen yaşamaklar ne kadar az! Şu bizim yaşayıp durduğumuz küçük hayatlarımız da bir gün elbet yaşanmamış gibi olacak. Bütün yazma çabamız, o anlardan birer küçük hatırayı, dondurmaktan ibaret değil mi? Zamanın elinden kurtarmak... Bir gün oturup birbirimize bakacağız, çok eski zamanlardan açar gibi, kısık bir sesle konuşacağız... Bilmem hatırlar mısın?
21 Şubat 2009, Cumartesi
Ali Çolak
Yeri ve zamanı geldiğinde, bir itici güç, bir olay ya da bir çağrışım hiç ummadığımız anda fitili ateşler ve onlar, saklandıkları yerlerden, küllerini silkeleyip çıkarlar: hatırlarız! Hatırlayamadıklarımızın ya zamanı gelmemiştir ya da geçmiştir.
Jorge Semprun, "Her şey kaldı bende her şey!" diyordu.
Semprun'un hayatını yazan Gerard de Cortanze şöyle sürdürüyordu onun sözünü: "Yitik bir zamanın sularından doğmuş, bizi asla terk etmeyen, yanı başımızda açık seçik bir saydamlıkla duran, kesitleri, labirentleri, sarp kıvrımlarıyla bütün o yıllar varlıklarını sürdürüyorlar."
Her şey kaldı bende, her şey...
Ve bütün o yıllar, varlıklarını sürdürüyorlar!
Biraz zorlasam, doğduğum güne kadar her şeyi hatırlayacakmışım gibi gelir bana. Bunu düşündükçe korkarım.
Üç yaşıma kadar olan pek çok şeyi hatırlıyorum.
Mesela kardeşimin doğduğu günü... Üç yaşındaydım ve yağmurlu bir kış günüydü. Yan odada kadınlar toplanmıştı. İçeri girip girip çıkıyorlardı. Annemin sesi geliyordu. Bir kadın, elinde mavi bir leğenle dışarı çıktı. Leğen kanlı su doluydu. 'Bir kız kardeşin oldu' dediler.
Sütten kesildiğim günü de hatırlarım.
Annem o gün yeni bir fistan giyip şehre gitmişti. O güne kadar onu öyle bir giysiyle görmemiştim. Yabancı biri olmuştu, tanıyamadım. Annem beni bırakıp gitmişti. Akşama kadar ağladım. Akşam gelip yeniden eskilerini giydiğinde, artık çok geçti! Küsmüştüm ona. O gün sütten kesildiğim gündü...
Ne garip hatta ne ürkütücü bir kuyu şu hafıza dediğimiz!
Unutmak ne büyük bir nimettir! Pek çok şeyi de unutmak isterim. Beynimi kemirip duran, bastırmak, yok etmek istediğim anlar, görüntüler, sözler. Belki otuz yıldır, kırk yıldır unutmak için çabalar dururum; fakat nafile! İlk günkü tazeliğiyle durur ve silkip atmak istedikçe üzerine yapışan tüyler gibi kaybolup gitmezler.
Unutamamak büyük acılar verir, eski acılar...
Bazen de unutmak acı verir, hatırlayamadığın küçücük bir ayrıntı, tatlı bir an...
O küçük ve değerli an'ın etrafını temizler, havalandırır, beklersin. Bir yerlerden hayal meyal belirsin, sonra yavaş yavaş görünür olsun, şekillensin istersin. Olmaz, öylece kararıp kalır. Kederlenirsin...
Unutulmaktan korkarım ben.
'Beni unutma' diye bir çiçek var mıydı?
Geçenlerde YKY'den Mehmet H. Doğan'ın "Şimdi Uzaklardasın" kitabının yeni basımı çıktı, Bir süre karıştırdım. Bu kitabın adını seviyorum. Şimdi Uzaklardasın... Birer birer göçüp gitmiş dostların ardından, onlar için, onlara dair yazılmış yazılar, anılar, hatırlayışlar, yaşantı parçaları... Cansever, Turgut Uyar, Melih Cevdet, Can Yücel... Ne çok yaşanmışlık var!..
Birkaç gündür kafaya taktığım 'hatırlama' meselesi, burada da karşıma çıktı. "Yazarak kurtarabiliriz geçmişi geleceğin yağmasından, zamanın hoyratlığından." diyor, Mehmet H. Doğan. "Hoyrattır bu akşamüstüler daima, diyerek başlayabiliriz örneğin"... Sonra unutmak selinin önünden kaçırdığı bir öğle sonrasını anlatıyor: "1981 yazında, Ülker'le, Edip'le, Turgut'la ve Turgut'un kedileriyle yaşanmış bir öğle sonumuz var. Bugünse ne Ülker, ne Edip, ne Turgut, ne de Turgut'un kedileri... Yalnızca ben kaldım o öğle sonundan bugüne. Bir gün ben de gidince, o güzel öğleden sonundan akşama kadarki zaman yaşanmamış gibi olacak. Gerçek dışı sanki: Oysa yaşandı. Yaşandıysa anlatılmalı.
O günü anlatmakla başlıyorum. Arkası da gelecek. Şimdi uzaklarda olanları, bir daha kavuşmamız hayal olan sevdiklerimi, sevdiklerimizi yazı'ya terk edeceğim. Zamanın hoyrat ellerine bırakmayacağım onları."
Şu "yaşanmamış gibi olacak" sözü içime işliyor...
Bir anın, bir hayatın yaşanmamış gibi olması ne kadar ürkütücü. Ama gerçek! Ne çok an, ne kadar çok hayat yaşanmamış gibi oluyor! Zamanın hoyrat ellerinden kurtarılabilen yaşamaklar ne kadar az! Şu bizim yaşayıp durduğumuz küçük hayatlarımız da bir gün elbet yaşanmamış gibi olacak. Bütün yazma çabamız, o anlardan birer küçük hatırayı, dondurmaktan ibaret değil mi? Zamanın elinden kurtarmak... Bir gün oturup birbirimize bakacağız, çok eski zamanlardan açar gibi, kısık bir sesle konuşacağız... Bilmem hatırlar mısın?
21 Şubat 2009, Cumartesi
Ali Çolak
Toplam Yorumlar 0








